Hz. Ebulfazl Abbas’ın Şehadeti

Kardeşi’nin yapayalnız kaldığını, Allah’a canlarını adamış olan Dostları’nın ve Ehlibeyti’nin katledildiğini görünce şehadete erişip aydınlık varış yurduna gitmek için O’ndan izin istemişti Hz. Ebulfazl (as)… Ancak İmam (as) izin vermedi. Hüzünle dolup taşan sesiyle şöyle dedi: – Sen Sancaktarımsın…

İmam (as), Ebulfazl yanında olduğu sürece daha güçlü ve koruma altında hissediyordu. Ebulfazl İmam’ın (as) yanıbaşındaki vurucu gücü gibiydi. Savaştaki en etkili adamıydı. O’nun ile kadın ve çocukları koruduğu gibi düşmanların kurduğu tuzaklarını da bertaraf edebiliyordu…

Hz.Ebulfazl (as) ısrar etmeye devam etti ve şöyle dedi:
- Bu münafıklardan göğsüm daraldı artık, onlardan öcümü almak istiyorum…

Göğsü daralmış ve yaşamaktan usanmıştı artık… Her biri ışıl ışıl birer yıldız gibi nur içerisinde parlayan kardeşlerini ve kardeşlerinin evlatlarını Kerbela’nın kavurucu sıcağında katliama uğramış görüyor, Onlar’ın intikamını alma ve Onlar’a kavuşma ateşiyle yanıp tutuşuyordu…

Bunun üzerine İmam (as) O’ndan susuzluğun yerlerde kıvrandırdığı yavrucaklara su getirmek için uğraşmasını talep etti. Bunun üzerine O Cesur Asîlzade; Allah’ın kalplerini her türlü merhametten ve şefkatten boşalttığı meshe uğratılmış dış görünüşleri insan ama içleri hayvansı yaratıklara dönüşmüş Canavarların olduğu yere doğru tüm hızıyla hareket etti. Onlara vazetmeye, Allah’ın azabı ve intikamına karşı uyarmaya başladı. Sonrasında da konuşmasını Sadoğlu’na yönlendirerek şöyle dedi:

- Ey Sadoğlu! Bu Resulullah’ın Kızı’nın oğlu Huseyndir! Ashabını ve Ehlibeyti’ni öldürdünüz! Bunlar da ailesi ve çocukları, susuz kalmışlardır! O halde onlara sudan verin biraz, susuzluk yüreklerini yakmıştır!…

Sadoğlu’nun kuvvetlerinde dehşet verici bir sessizlik olmuştu. Yerin yarılsa da içine girsem diyorlardı bu utanç verici olay karşısında. Habis ruhlu Alçak Pislik Şimr atıldı ve O’na cevap verdi:
- Ey Ebu Turab’ın Oğlu! Eğer yeryüzünün tümü su olsaydı yine de Yezid’in biatine boyun eğenlerin arasına girmediğiniz sürece ondan size bir damla olsun vermezdik!…

Nesebi, unsuru ve yetiştiği yatak o kadar kötüydü ki bu Alçak, seviyesinin alçaklığını kelimeler anlatmaya yetmiyordu… Hz.Ebulfazl (as) dönmüştü. İmam’ı o topluluğun kibri ve azgınlık dolu duruşunun haberini verdi.
Ve duydu Adnanoğullarının Gurur Kaynağı,yavruların susuzluktan inlemelerini ve feryatlarını…

- “Susadık!… Susadık!…”

Diye inim inim inliyor ve çığlıklar atıyorlardı…

Susuzluktan onların dudaklarının kupkuru kesildiğini, renklerinin değiştiğini ve ölmek üzere olduklarını gördü. Gördüğü manzaradan ürktü Hz. Ebulfazl (as). Şiddetli bir acı fırtınası iliklerine kadar işledi bir anda. Kahramanca onları sulamak için harekete geçti. Hemen atına atladı ve yanına bir kırba aldı. Derken Fırat’ın kuşatmasını yardı. Nehri bekleyen ordu onun etrafından kaçışmıştı.

Suya koydukları ambargoyu kırmayı başarmıştı.

Ciğeri kızgın bir demir gibi yanıyordu Susuzluktan…

İçmek üzere bir avuç su aldı.

Kardeşini hatırladı…

Ve beraberindeki kadınlar ile çocukları…

Suyu ellerinin arasından bırakıverdi.

Bağrında yanan ateşi söndürmekten vazgeçmişti. Şöyle diyordu:
Ya Nefs! mimba’dil Huseyni hûni (Ey Nefs, Huseyn’den sonra mı? Alçalasın!)
We ba’dehu la kunti en tekûni (Ve O’ndan sonra (sağ) kalmayasın!)
Haza Huseynu waridul menûni ( İşte Huseyn; ölüm şerbetini içerken,)

We teşrebîne baridel ma’îni ( Ve Sen berrak suyun (hem de) soğuk olanını mı içersin?!)
Tallah la haza fi’âlu dinî (Tallahi bu, dinimin yaptırdığı (şeylerden) değildir!)

İnsanlık; Fazilet ve İslam dünyasında türemiş olan, ve nesiller boyunca kendisinden “insan olmanın keramet dolu anlamlarına” dair dersler çıkardığı bu yüce ruhu, tam bir ihtiram ve iclâl ile selamlamaktadır…

Zaman ve mekanın ötesine taşmış olan bu özgecilik örneği, Hz.Ebulfazl’ın (as) yaratılışında ona özgü olan özelliklerin en çok göze çarpanıdır… Buram buram ruhundan kokuları yayılan Bağlılık ve Şefkat duygusu, O’ndan önce su içmesine müsaade etmemiştir. Hangi özgecilik örneği,bundan daha asil ve daha sadakat doludur ki?…

Ve Haşimoğullarının Medar-ı iftiharı kendi canından bile kıymetli gördüğü dolu kırba ile çadırlara doğru yöneldi. Sanki başında taç takılmış gibi hissediyordu. Derken insanlığın en alçakları ve Allah düşmanları ile dehşet verici bir çatışmaya girdi. Susamış Peygamber (as) Soyu’na suyu ulaştırmasına mani olmak için her yönden etrafını sarmışlardı. Kimilerini öldürüp kimilerini darmadağın ediyor ve şöyle diyordu:

Ölüm geldip çattığı zaman ondan korkmam.

Bedenimin kahramanların içinde yere düşmesinden korkmam.
Ben Abbasım, işim susuzlara su vermektir.
Düşmanla çarpıştığım zaman ölümden korkmam.
Şerefli olan buluşma gününden korkmaz
İşte bu recezi ile nadir görülen cinsten cesaretini ilan ediyordu. Ölümden korkmuyordu. Aksine onu; Hakk’ın ve Kardeşi Peygamber (sav) Torunu’nun (as) kendini feda etmiş halde, güleryüzle karşılıyordu.

Ve Ehlibeyt’in susuzlarına kırbası suyla dolup taşmış halde su getiren biri olmakla yani Sekkaa’ olmakla gurur duyuyordu.
Ve Emevi ordularındakiler, korku ve dehşet ile etrafa kaçışıyordu. Kahramanlıkları ile onlara Hayber Fatihi ve Şirk Kalıntılarını Ortadan Kazıyan Babası’nı hatırlatıyordu. O’nunla yüz yüze savaşmayıp da Arkasındaki bir palmiye ağacının arkasında pusuya yatan ve İnsanlığın kara lekelerinden olan bir Kufeli Habis ruhlu Ödlek, haince arkasından yaklaşarak Abbas’ın mubarek sağ koluna kılıcını indirip onu kopardı…

Yoksullara ve mahrumlara dolu dolu bağışlarda ve ikramlarda bulunan, sürekli mazlumların ve ezilmişlerin haklarının savunmasını yapan o Keramet dolu mubarek el, Kopmuştu…

Ancak Kerbela Kahramanı aldırmayarak recezine devam etti:
Wallahi in qata’tumu yemini (Vallahi sağ kolumu koparsanız da,)
İnnî Uhami ebeden ‘an dînî (Savunacağım sonsuza kadar dinimi)
We ‘an imamin sadiqil yeq’îni (Ve doğruluğundan hiç şüphe olmayan imamımı)
Neclin-nebiyyit-tâhiril emîni (Emin ve Pâk Peygamberin evladını)
(Koruyacağım)

Bu recezi ile uğruna mücadele ettiği ulvi hedeflerine ve kerametle dolu özelliklerine işaret etmişti. İslam’ı savunuyor ve Cennet Gençlerinin Efendisi olan Müslümanların İmamı’nı önderini müdafaa ediyordu. Tek derdi ve tek önemsediği buydu…
Hz.Ebulfazl fazla ileriye gitmeden palmiye ağacının arkasında pusuya yatan,tüm insanlığın en necis ve en pisliklerinden olan Hakîm bin Tufeyl Et-Tâî adındaki bir alçak arkasından gizlice hamle yaptı ve Abbas’ın sol kolunu da kılıçla vurarak kopardı…
Ardından – bazı kaynakların dediğine göre- kırbayı dişlerine aldı ve Ehlibeyt’in (as) susuzlarına su götürmek için var gücüyle koşmaya başladı. Koparılan kollarından ve aldığı yaralardan oluk oluk akan kanı, çektiği acı, kendi susuzluğunun şiddeti …
Bunların hiçbirine aldırmıyordu.
Gerçekten de…

İnsanlığın; şeref, vefa ve merhamette vardığı son nokta buydu işte…
Bu hal üzere koşmasına devam ederken…
Aniden hain bir ok taşıdığı kırbaya saplandı…
Kırbanın suyu dökülmeye başladı…
Gitgide inceliyordu kırba…
Ve hazin bir şekilde durdu Kahraman, kırbanın delinip suyunun taşması kendi kollarının kopmuş olmasından daha ağır geliyordu O’na…

Başka bir pislik de O’na şiddetle saldırdı bu esnada…
Demirden koca bir direği kaldırmış ve mubarek başına indirmişti.
Başı yarıldı.
Ve yere düştü.
Kardeşine son selamını verdi ve vedasını etti:
- Üzerinize benden yana selam olsun Ey Abdullah’ın Babası!…

Ve rüzgar bu sözleri Kardeşi’ne (as) taşıdı… Sözleri duyunca yüreği erimiş gitmiş, içi paramparça olmuştu…
Hızla düşman ordularının etrafını sardığı Alkame nehrinin yakınındaki Hz.Ebulfazl’ın yanına doğru hareket etti ve düşman ordularının arasına daldı.Köpekler gibi kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp kaçıştılar.
Kardeşinin cesedinin başında durdu…

Ve kendini O’nun üzerine attı… Gözyaşları sel olup akıyordu…
Şarapneller saplanmışçasına acılarla dolu biriken yüreğindeki dertlerden şöyle yakınıyordu Cennet Gençleri’nin Efendisi:
- İşte şimdi belim kırıldı, çarem azaldı ve düşmanımın başıma gelen felaketten dolayı sevinç şamatası yükseldi!…
Hidayet Önderi Kardeşi’nin cesedine uzun uzun baktı. Dayandığı direk yıkılmış, gücü tükenmişti.Tüm umutları yıkılmıştı artık. Ölümün Kardeşinden önce kendisine isabet etmiş olmasını ne de çok isterdi…
Kırılmış olduğu her halinden belliydi. Çok sabrediyordu her şeye rağmen…

Çadırlara doğru hareket etti, gözyaşları damla damla dökülüyordu hala…
O’nu kızı Sukeyne karşıladı ve dedi ki:

- Amcam Abbas nerede?

Hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı. Ağlamasının şiddeti yüzünden ara ara kesilen sesi ile kızcağızın Amcası’nın başlarına geleni anlattı. Sukeyne paniğe kapıldı ve çığlıkları yükseldi.Ve Kerbela Kahramanı Peygamber (sav) Torunu Hz. Zeyneb (sa), yaşadığı sürece kendisine ikram ve iyiliğin her türlüsünü sunan Kardeşi Abbas’ın (as) şehadetinin haberini aldı.
Duyduğu acı haber onu ölümün ucuna getirmişti…

Elini yanan yüreğinin üzerine koydu. Şöyle feryat ediyordu:
- Vâh Kardeşim’e! Vâh Abbasım’a! Vâh senden sonraki kaybolmuşluğumuza!
Ne kadar da büyük bir faciaydı…

Ne kadar da dehşet verici bir felaketti…

O diyar çığlıklar ve ağlamalarla inliyordu. Risaletin Kızları Hz.Zeyneb’in sözlerini ikrar ediyorlar ve Hüzne bürünmüş Şehitlerin Babası’nın yasına,derdine ve sıkıntısına ortak oluyorlardı. Onun da sesi şöyle yükseliyordu:
- Vâh senden sonraki kaybolmuşluğumuza!…

Hz.Ebu Abdullah İmam Huseyn (as) yardımı, kayıpları avutuşu,ikramları ve iyiliği ile O’na benzer hiçbir kardeş bulunmayan Kardeşi’ni yitirdikten sonra, gurbette kaybolmuş gibi yapayalnız hissediyordu artık. Bu faciası diğer yaşadıklarının içinde kendisine en ağır geleniydi.

Hoşça kal, Ey Haşimoğulları’nın Dolunayı!
Hoşça kal, her geceden sonra doğan Şafak!

Hoşça kal, Ey vefakarlığın ve zorlu zamanlardaki avutucu dostluğun sembolü!
Doğduğun günde,

Şehit olduğun günde,
Ve diriltileceğin günde… Sana Selam olsun!

Diğer Haberler